Üsküdar Üzerine Halet-i Ruhiye

Yaratılan her bir mahlukatın İstanbul’a aşık olması ve çevresinde pervane gibi dönmesi, ispat edilemeyen bir genetik kodun varlığıyla alakalı değil de nedir, diye düşündüm bizzat. Ön güvertede yanımdaki yabancıyla yalnızdım. 18 Kasım gündüzünün yedi kırk üçüydü. Üsküdar’dan Kabataş’a geçiyordum. Güneş göz hizamızdan doğuyordu. Martılar, her zamanki gibi, Mihrimah Sultan ile Şemsipaşa Camii’nin arasından bir yerden aynı açıyla yükseliyordu. Kalabalıklardı ve artık vapurun üstündeydiler. Gürültüleri, mesaiye daha erken başlayan horozlarınkinden daha iyi uyku açıyordu ve heyecanla yörüngelerinde dolanışlarını izliyordum. Kulağımda Aspen Grove’dan July 19 çalıyordu. Denizin üzerinde durmak ve kolumu demirliğe yaslayarak sabah sesini ve sessizliğini aynı anda duymak mucizeviydi. Avrupa yakasına geçiyor olmamın hüznünü tam da bu an örtüyordu.

İstanbul’u ikiye ayıran bu semtin nesini sevdiğimi bilmek istedim. Uzun kıyı şeridindeki sahil yolu, ağaçlar arasındaki iç tepeleri, fethe bizzat şahitliği, havasında gezinen edeb kokusu, Salacak’tan Valide-i Atik’e çıkılan yokuşu, Kuzguncuk evleri, Çengel iskelesi ya da bahçeleri miydi tüm sebepler? Yetmezdi. Haremden Beykoz’a yol alırken, Mihrabat veya Fethi Paşa’dan Boğaz’a bakarken, Çubuklu’nun sırtından Hidiv Kasrı’na dönerken, Çamlıca’da beş yıl kadar bu şehrin en güzel evinde yaşarken, Aziz Mahmud Hüdayi’de soluklanırken ve Payidâr’ın Kuşkonmaz’ı gören dar pencerelerinden birinin kenarında damla sakızlı kahvemi içerkenki tüm hislerimin bir araya toplanışıdır sebepler. İsmini andığımda burnumda misk, amber ve gül eş zamanlı kokar; kulağımda İncesaz’ın İstanbul Beyefendisi çalar; dilimde közde kahve ve kestaneli şeker tadar; gözlerimde cami minareleri, çanı dörtte çalan kiliseler, türbeler, çeşmeler, postaneler, simitçiler, hamamlar, külliyeler, saraylar, kalburüstü mekanlar belirir ve kâtipler güzel yârenler arar. Öyle yücedir ki;  1926 öncesinden -yani şehirden ilçeye devrinden-  Ümraniye, Kadıköy, Beykoz ve Kartal’ın ondan ayrıldığı zamana kadar, hatta yine hayran olduğum şimdisinden gaybını ancak yaratıcısının bildiği sonrasına kadar sadece burada yaşayacaksın diye şart konsa, ortalama yetmiş senelik soluğumda en büyük nasibin bu olacağını bilirim.

Üsküdar’da benim ve çoğumuzun kalbine kilit vuran asıl şeyin eski Üsküdar olduğuna da eminim. Güzel ve alçak evlerini, arnavut kaldırımlarını kastetmiyorum esasen; benim bildiğim, dedelerimizin dedelerinden de önce var olan ahalisidir. Perslerin Hrisopolis’inde, antik çağın Damalis’inde, on birinci yüzyılın Scütari’sinde ve Fatih’in Üsküdar’ında bu fakir ve hilkâtli halkın, her kuytuyu bir cennet yapışını seviyoruz. Sokak aralarından değer bilen ve yaşamı anlamlandıran birilerinin geçtiğine inandığımızdan, yeraltı kitapçılarını seviyoruz. Nicelerinin, şiirlerine yazmaya değer görüşünden yola çıkarak seviyoruz. Biz bu semti güzel okuyoruz ve bu sevgiyi emanet alıyoruz.

Buydu işte Üsküdar’dan Kabataş’a düşündüğüm. Güneş artık gözümün önünde değildi. Martıları yolun yarısında bırakmış gibiydim. Sekizi on yedi geçiyordu ve aynı şehrin içindeydim. Vişnezade’ye yürüyerek geçme derdinde olduğumdan, son kez dönüp karşıya baktım. İnce bilekliğimin bir ucunu Kuleli’ye bağladım. Köle oldum ve efendimin güzelliğine ağladım.

Published by

Dilara BEKTAŞ

İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Endüstri Mühendisliği (%30 İngilizce) • İnovasyon Kulübü Başkan Yardımcısı

Üsküdar Üzerine Halet-i Ruhiye” için bir yanıt

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s